Osho Sen Kimsin?

Sevgili Osho. Sana çok kişisel sorular soracağım için beni bağışlamanı dilerim. Bunları soruyorum çünkü bunların pek çok insanın yüreğinde yanan sorular olduğunu düşünüyorum. Sen kimsin? Bu dünyaya neden geldin? Buradaki görevin ne ve bu görev nasıl başarılacak?

Bu soruların kişisel olup olmaması fark etmez çünkü benim için “kişi” yoktur. Kişisel soru yoktur çünkü kişi olarak ilişkilendirilecek kimse yoktur. Aslında kişisel sorular sormak haddini bilmezlik değildir ama “kişi”yi kabul etmek öyledir. Kişi var olmayan bir şeydir, bir hiçliktir. Aslında hiç kimse yoktur veya tek bir kişi vardır. Sadece Tanrı’nın bir kişiliğe sahip olduğu söylenebilir çünkü sadece Tanrı’nın bir merkezi vardır. Bizim hiç merkezimiz yoktur.

Bir merkezimiz yoktur ama biz var olduğunu kabul ederiz. Merkez varsayımsaldır, hayalidir. Bir merkez olmadan yaşamın mümkün olmadığını düşünürüz. Farz edilen bu merkez egodur.

Bu sorunun kişisel olduğunu düşünebilirsin. Soru bana yöneldiği sürece bir hiçliğe yönelmiş demektir. Bana gelince, ben kendimi hiç de bir “kişi” olarak hissetmiyorum. Biri, ne kadar derine giderse o kadar azalır. Ve sonuçta özüne ulaştığında artık hiç benlik yoktur.

İkinci olarak kim olduğumu soruyorsun, ben de, “Ben değilim,” diyorum. Arayanlardan her zaman, “Ben kimim?” diye sormalarını istiyorum, kim olduklarını anlamaları için değil, soru o kadar yoğun bir şekilde sorulsun ki soranın artık mevcut olmadığı sadece sorunun kaldığı bir anın gelmesi için. Bu sorunun mutlak yoğunlukta olduğu, gidebildiği kadar derine gittiği anın geleceği muhakkaktır; o zaman sorunun saçmalığı ortaya çıkar. “Ben kimim?” diye sorabilecek veya kendisine, “Sen kimsin?” diye sorulabilecek kimsenin olmadığını anlarsın. Soru, cevap almak için değil, soruya üstün gelmek için sorulur.

İçeride kimse yoktur; aslında, içerisi de hiç yoktur ve içerinin düştüğü anda dışarı da yoktur. İçeriye doğru olmadığın anda dışarıya doğruluk da yoktur. O zaman bütün dünya bir bütün haline gelir. Varoluş bir bütündür, ben ve sen olarak ikiye bölünmüş değildir.

O yüzden benim için, “Sen kimsin?” sorusunun bir anlamı yoktur. “Ne?” daha uygun bir sorudur – kim değil ne, çünkü ne bütün olabilir. Bütünlük hakkında, var olan her şey hakkında sorulabilir.

“Ne?” sorusu varoluşsaldır, içinde ayrılmışlık yoktur; bölmez. Ama “Kim?” sorusu daha baştan böler. İkiliği kabul eder; var olanların çokluğunu, ikiliğini.

Sadece olmak vardır, olanlar değil.

Sadece olmak vardır derken, olmak durumunu kastediyorum çünkü bir şey diğerinden ayrı olarak var olamaz. Eğer başkası yoksa o zaman bir şeyin var olduğunu söylemek anlamsızdır. Ben her zaman, “Tanrı yok, Tanrısallık var,” derim çünkü ‘olmak’ sözcüğü etrafında bir sınırlama taşır. Tanrı sözcüğü de bir sonluluk taşır; sonsuz olamaz. Ama olmak durumu veya Tanrısallık sonsuz hale gelir, her şeyi kapsar. Her şeyi içine alır, hiçbir şey dışarıda kalmaz. Bu yüzden,” Sen kimsin?” diye sorduğunda bu benim için, “Ne?” anlamındadır. Benim için bunun başka bir anlamı olamaz.

Benim yolumla çok temel bir soru sordun, Ne olan ben değil, olmanın, varoluşun kendisi. Eğer biri tek bir damlada derine giderse okyanusu bulur. Yüzeysel olarak düşünülürse bir damla sadece bir damladır. Varoluşun kendisi olarak, tek bir damla suyun doğası okyanusunki ile aynıdır. Okyanussaldır. Bu yüzden biri sadece cahillikte iken bir su damlasıdır. Bildiği andaysa bir okyanus vardır.

Sen bana okyanus hakkında bir soru sordun. Bu yüzden onu cevaplarken kendim hakkında değil senin hakkında da cevaplıyorum. Cevaplarken benim hakkımda değil bütün var olanlar hakkında da cevaplıyorum.

Var olanlar nedir? O kadar çok katman var ki. Eğer biri sadece yüzeyin farkındaysa, o zaman madde vardır. Madde varoluşun yüzeyidir. Bilim sadece yüzeyde araştırmada bulunur; bilim için sadece madde gerçektir, başka hiçbir şey değil. Ama şimdi bilim daha ileri bir adım attı ve madde yerine enerji diyor. Enerji ikinci katmandır; maddeden daha derindir. Eğer maddede derine gidilirse, madde değil enerji vardır. Ama bu da yeterli olmaz çünkü enerjinin ötesinde bilinç vardır.

O yüzden,” Sen kimsin?” diye sorduğunda, ben, “Ben bilincim,” diyorum. Bu cevap her şeyi kapsıyor – her şey bilinçtir. Ben sadece hepsinin bir temsilcisi olarak cevap veriyorum. Sen kendinin bilinç olduğunu duymamış olabilirsin, kendinin bilinç olduğunu bilmiyor olabilirsin ama ben senin için bile cevap veriyorum. Bilinç vardır ve ben bir şeyin var olduğunu söylediğimde benim için belirli, kesin bir anlam taşır. Bir şeyin var olduğunu söylediğimde bu, onun hiçbir zaman yok olmayacağı anlamındadır. Eğer bir şey yok olabiliyorsa o hiç var olmamış demektir. Doğal olaylarla ilgilidir, sadece var olmuş gibi görünmüştür.

O yüzden bütün değişen, doğal olaylarla ilgilidir; gerçekten varoluşsal değildir. Bütün değişen sadece yüzeydir. En içteki, son derecedeki çekirdek hiç değişmez. Her zaman vardır ve her zaman şimdidedir. Önceden olduğunu ya da sonra olacağını söyleyemezsin. Olunca olur. Sadece içinde bulunulan an ona uygulanabilir.

Geçmiş ve gelecek yoktur çünkü geçmiş ve gelecek sadece bir şey değiştiğinde alakalı hale gelir. Bir şey varsa o zaman geçmiş ve gelecek yoktur, sadece şimdi vardır. Tabii ki şimdinin anlamı da değişik, oldukça değişik olacaktır. Bizim için şimdi, geçmiş ile gelecek arasında var olan bir şeydir. Oysa geçmiş ve gelecek yoksa şimdi çok farklı bir şey olacaktır. Geçmiş ile gelecek arasında bir şey değildir. Şimdi sadece bir andır―iki var olmayan arasında bir an: geçmiş gitmiştir ve artık yoktur ve gelecek de henüz gelmemiştir. Bu iki var olmayan arasında bir şimdiki an vardır. Bu mümkün değildir. İki var olmayan arasında bir varlık olamaz. Sadece öyle görünür.

Bilincin var olduğunu söylediğimde geçmiş ve gelecekle ilgili bir şeyden değil başı ve sonu olmayan bir şeyden bahsediyorum – sürekli demiyorum çünkü sürekli sözcüğü zaman anlamı içerir. Her zaman şimdide var olur derken geçici olmadığını söylemek istiyorum, varlık geçici olmamak demektir. Zamanın ötesindedir ve aynı zamanda uzayın ötesindedir çünkü uzaydaki her şey yok olacaktır. Buna benzer şekilde zamandaki her şey de yok olacaktır. Ve zaman ve uzay iki şey değildir. Bu yüzden onları ilişkilendiriyorum. Onlar bir tek şey. Zaman sadece uzayın bir boyutu. Uzaydaki hareket zamandır; hareket etmeyen zaman ise uzaydır. Varlık geçici ve uzaysal değildir.

Bu yüzden benim geçici ve uzaysal olmayan biri olduğumu söylediğimde anlayacaksın. Ama benim ben’im her şeyi kapsar. Sen de bunun içindesin, soruyu soran da içinde. Hiçbir şey dışarıda kalmıyor. O zaman senin sorunu cevaplamak daha kolay olacak. Değişen her şey maksatlıdır; yapılacak bir şey vardır, bir amaç için vardır. Amaç gerçekleştiğinde yok olur.

Ama gerçekten var olan her şey amaçsızdır çünkü yerine getirilecek bir amaç yoktur. Ve eğer bir amaç varsa ve yerine getirilirse o zaman varlık anlamını kaybeder. Bu yüzden sadece geçici şeylerin amaçları vardır. Onlar bir şey için oradadırlar. Şu şekilde de söyleyebilirsin: Onlar bir sonuç için araçlardır. Maksatlı derken kastedilen budur. Bir şeyi yerine getirmek için vardırlar. Amaç yerine geldiği anda ise giderler. Ama bana her zaman ihtiyaç duyulacak ve ben derken bu her şeyi kapsar. İçinde hiçbir amaç yoktur.

Varlık maksatsızdır. Bu yüzden ona bir lila (Hinduizm’de kozmos da dâhil bütün gerçekliği açıklamaya yönelik bir oyun), bir oyun deniyor. Varlığın kendisinin gerçekleştirilecek bir amacı yoktur. Bir yere doğru gitmemektedir. Sonu yoktur. Ama yine de gitmektedir, yine de pek çok şey gitmektedir. Bu yüzden o bir lila, bir oyun – sadece dışarı taşan enerji―olmalıdır. Bu benimle de ilişkilendirilebilir. Ben hiçbir şey olacak değilim. Ama yine de bir şeyler yapmaktan bahsediyorum.

Bir kere evrensel bilincin bir parçası olduğunuzu anladığında hiçbir amaç olmadığını fark edersin. Sadece bir oyun olarak var olursun; tabii ki oyun evrensel, çok boyutlu hale gelir. Birçok şey yaparsın ama yine de yapan yoktur ve amaç yoktur; bu şeyler orada değildir. O zaman bu bir oyun haline gelir.

Ve şuna da dikkat çekmek gerekir: Bir amaç olmadan, bir yapan var olamaz ve bir yapan olmadan, bir amaç var olamaz. Onlar bir egonun iki kutbudur ve eğer bir amaç olmazsa ego kendini çok rahatsız hisseder. Ego amaçlar ile tatmin edilir. Bir şey yapılmalıdır, biri bunu yaparken başarılı olmalıdır, biri bir yere yetişmelidir, biri bir şey yapmalıdır. Bir imza atılmalıdır. Bu yüzden ego maksatlıdır. Diğer tarafta varlık maksatlı değildir. Ve egonun ötesinde neyin olduğunu bilmediğin sürece hiçbir şey bilmiyorsun demektir.

Bu yüzden benim için her şey bir oyundur. Ben de yokum, bir amaç da yok. Ama yine de bir şeyler devam ediyor. Şöyle sorulabilir:” Neden bir şeyler devam ediyor?” Devam ediyor çünkü durdurmaya bir amaç yok ve onları durduracak kimse yok. Beni anlıyor musun? Durduracak kimse yok ve durdurma amacı yok. Böylece doğada devam etme var. Sen bir geçit haline geliyorsun. Aktiflikle bir geçit olamazsın, hiçbir zaman bir araç olamazsın. Sadece pasiflik, seni bir araç haline getirir ve pasiflik, senin olmaman demektir. Yoksa sadece sözde pasif olursun. Ego her zaman aktiftir. Pasif olduğun anda ego yoktur. Pasiflik egosuzluk demektir.

Bu yüzden ben tamamen pasifim. Olanlar olur. Ben asla, “Niye?” diye sormam çünkü sorulacak kimse yoktur. Birini, Tanrı’nın kendisini bulsan bile, o sadece gülecektir. O bile bunu cevaplayamaz. Cevaplayamaz çünkü nedensellik kavramı, niye kavramı sadece bölünmüş bir akışta anlamlıdır. Eğer bütün akışı sonsuz ve başlangıçsız olarak anlarsan o zaman her şey başka şeylerin içine gider ve her şey başka şeylerden gelir. Okyanustaki dalgalar gibi, her dalganın arkasında bir dalga vardır ve her dalganın önünde bir şey vardır, başında bir şey, başka bir dalga. Ve bütün okyanusta dalgalar vardır. Dalgalar sonsuzdur.

İnsanlar dışında kimse, “Niye?” diye sormaz. Bu yüzden başka hiç kimse endişe içinde değildir.

İnsan zihni endişeli hale geldiğinde sorular yaratır ve daha sonra cevapları verir. Sorular anlamsızdır, cevaplar daha da anlamsızdır. Ama soruları biz ürettiğimiz için cevapları bulmadan rahat edemeyiz. Böylece cevaplar bulmaya ve sorular yaratmaya devam ederiz. Eğer soru sorma ve cevaplamanın bütün bu saçmalığını görürsen kendinle bir monolog sürdürdüğünü fark edersin. Eğer sen soruyor ve ben cevap veriyor olsam bile yine de soran insan zihni ve cevap veren insan zihnidir. Bu sadece aynı zihnin bir saklambacıdır. Kimin soru sorduğu veya kimin cevap verdiği fark etmez.

İnsan zihni sorar ve insan zihni cevaplar, soru ve cevaplarla çok büyük bir karışıklık yaratmışızdır ama tek bir soru bile cevaplanmamıştır. Sorular her zaman oldukları yerde kalırlar. Eğer soru ve cevapların bütün bu geçit törenini, bu hiçbir yere varmayan, anlamsız, sonuçsuz çabayı görebilirsen – eğer bütün bu saçmalığın bir şimşek çakışı gibi farkına varabilirsen―o zaman insan zihninin abesliğine gülebilirsin. Ve gülüş olduğu anda insan zihnine tamamen üstün gelirsin. O zaman soru yoktur ve o zaman cevap yoktur. O zaman seversin. O zaman amaç yoktur ve o zaman sebep yoktur. O zaman sadece yaşamanın kendisi yeterlidir.

Sen soruyorsun ve ben cevaplıyorum. Bana göre hiç cevap yok ve hiç soru yok. Okyanustaki dalgalar gibi veya ağacın yaprakları gibi veya gökyüzündeki bulutlar gibi sorular olmadan ve cevaplar olmadan yaşamaya devam ediyorum. Sorulan bütün saçmalığın farkına vardığım an bir şey tamamen yıkıldı. Bu bir kıyametti. Yeniden doğdum, evrensel bir boyutta yeniden doğdum – bir ben olarak değil, evrensel bilincin kendisi olarak.

Bu evrensel boyutta her şey bir oyundur. Bir kere anladığında―sadece anlamak değil, her şeyin bir oyun olduğunu fark ettiğinde―tamamen, mutlak olarak huzur bulursun. O zaman gerilim yoktur. Rahatsındır. Ego yoktur.

Ego rahatlayamaz. Gerilim içinde yaşar, gerilimden beslenir. Ego olmadığında gerilim de yoktur. O zaman sen varsındır, her şeyi kapsayan. O zaman geçmiş yoktur, o zaman gelecek yoktur. Sen sonsuzluksundur. O zaman olan her şey oluyordur, sen yapmıyorsundur. Senin tarafından yerine getirilecek bir şey yoktur. Bunların hepsi hayali kavramlardır. Dindar bir insan bile bir şey yapmak hakkında bu şekilde düşünebilir. Orada ego daha yerleşmiş, daha sofu ve daha tehlikeli hale gelmiştir. Eğer ego varsa, o zaman yapan ve yapılanlar vardır. Sadece nesneler değişmiştir ama süreç aynıdır.

“Ben,” “beni” veya “bana” diye bahsettiğimde, bahsedilen kimse yok; sadece ne dediğimi anlaman için dile ait bir araç. Benim için bana veya sana diye hitap edilebilecek kimse yok ama o zaman dil imkânsız hale geliyor. Bu nedenle gerçek, dille ifade edilemiyor. Gerçek, dile ait bir form alamaz çünkü olmayanlar―gerçek olmayanlar, var olmayanlar―tarafından yaratılmıştır. Mitlere özgü ego dili yaratmıştır. Egodan gelir, onu asla geçemez. Bu yüzden “bana” diye hitap edilebilecek kimse olmadığını bilseniz bile dilde onu kullanmanız gerekir. Ve bu arada, kimsenin olmadığını sana tekrar hatırlatıyorum.

Bu “bana” söz konusu olduğunda, yapılacak bir şey yoktur çünkü her şey kendi kendine olur. Biz kendimiz oluyoruz. Bizler olaylarız. Bütün varoluş bir yapış değil, bir oluş. Bu yüzden bir yaratıcı olarak eski Tanrı kavramının benim için anlamsız olduğunu söylemem daha iyi olur – ben “Yaratıcı Tanrı’” demem çünkü bu ifade bizim bencil yaratış algımızın, yapışın bir yansımasıdır. Bizim bir şey “yapış”ımız gibi Tanrı da dünyayı “yapmıştır.” Biz evrensel düzleme kendi izdüşümümüzü yansıtmışızdır, bu yüzden yaratılış ve yaratan vardır. Ayrılmışlık vardır.

Bana göre, Tanrı olandır―yaratan değil, olmaya devam edendir. Tanrı sonsuza dek devam demektir. O yüzden olan her şey Tanrı’dır. Sen ve diğer her şey olaylarsınız. Bu sonsuz oluş Tanrı’dır. Yaratıcı ve yaratılış yoktur. Ayrılmışlığın kendisi bencilcedir―bizim evrensel düzleme yansımamız.

Bir kere içinde yapan ve yapılan diye bir ayrılma olmadığını anladığında, yapan ve yapılan olmadığını anlarsın, sadece oluşlar vardır. Ve bir kere bu sonsuz oluş ortaya çıktığında hiçbir yük kalmaz, hiçbir gerilim kalmaz. Doğumun bir oluştur, ölümün de bir olay olacaktır. Sen hiçbir yerde değilsin.

“Ben” ―“Ben yapıyorum,” diye düşünen bu ego nereden geliyor? Hafızadan geliyor. Hafıza, olayları kaydetmeyi sürdürür. Doğarsın, çocuk olursun, sonra gençlik gelir ve sonra yaşlanırsın. Her şey olur―aşk olur, nefret olur ve hafıza kaydetmeye devam eder. Geçmişe baktığında tüm biriken hafıza “ben” haline gelir. “Ben” birini sevdim. Bir yerde sevginin oluştuğunu söylemek daha iyi ve daha doğru olurdu. Yapan ben değildim. Ama “Ben sevdim,” hatırası doğum gibi, ölüm gibi oluştu.

Eğer insan bunu, yani olayların oluştuğunu ve bir yapanın olmadığını sadece yirmi dört saat boyunca hatırlayabilirse, o insan bir daha aynı olmaz. Ama sadece bir saniye için bile hatırlamak çok güçtür.

Olayların olduğunu ve senin onları yapan olmadığını hatırlamak en zor iştir. Örneğin, ben konuşuyorum. Eğer,” Ben konuşuyorum,” dersem ve “ben” im konuştuğumu kastedersem, o zaman olayı tamamen yanlış yorumlamışım demektir. Doğru cümlenin ne olacağını bilmiyorum. Geldiğinde anlarsın ve ben de anlarım. Bu bir olaydır, o yüzden benimle ilişkilendiremem. Benim yolumla bir şey geliyor. Ben kesinlikle yapan değilim. Benim içimde bir şey oluyor.

“Vedalar”ın kişisel olmadığını söylediğimizde denmek istenen budur. Onların insanlar tarafından yaratılmadığını söylüyoruz. Bununla vedaları toplayanların bu gerçeği bildiklerini demek istiyoruz – bir şeylerin olduğu gerçeği. Onlar yapanlar değil; onlara bir şey geliyor. Onlar sadece birer geçit, birer ortam, birer araç ve bu araç olma bile bir olaydır. Bir araç haline gelmiş olmaları onların kendi yaptıkları bir şey değildir. Öyle olsaydı aynı yanlışlık başka bir düzeyde yapılmış olurdu.

Bütün davranışlarının derinine gidersen orada oluşları bulursun. Davranış yoktur çünkü davranan yoktur. Bu yüzden bir insan nasıl, “Niye?” diye sorabilir? Kim buna cevap verebilir? Ev boş, sahibi yok. Olayların oluşmaya devam etmesine izin ver. Sahibi olmadan evin kendisi olaylara muktedirdir.

Daha açık olarak anlamaya çalış, Buda pek çok kereler söylemiştir,” Yürüdüğümüzde yürüyen yoktur sadece yürüyüş vardır.” Bu nasıl anlaşılabilir? Eğer yoksam nasıl yürüyebilirim? Yürü ve nerede olduğunu bul – sadece yürüyüşü bulacaksın. Birisinin nasıl konuşma var ama konuşmacı yok dediğini anlayamayız. Ama konuşma davranışının derinine gittiğinde konuşmacıyı değil konuşmayı bulursun. Aslında, şairler yoktur sadece şiirler olmuştur. Ressamlar yoktur, sadece çizimler olmuştur ama araç sahip haline gelmiştir.

Yanlışlığı hafıza yaratır. Ama benim için hafıza yoktur. Hafıza beni kapana kıstıramaz, benim üzerindeki kavrayışını kaybetmiştir. Bu yüzden her şey olur ama bir yapan yoktur. Ve bütün olacak olan olur. Ben ilk okuma kitabı olmayacağım, ilk usta olmayacağım.

Bir kere var olmadığını anladığında, çok değişik bir anlamda bir usta olursun. Ve var olmadığında bir köle de olamazsın. Artık özgürlüğün tamdır. Artık kimse seni bir esir haline getiremez. Artık esaret veya esaret olasılığı olamaz. Paradoksal bir durum olsa da bu bir gerçektir―usta olmaya çalışan biri her zaman esir olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Kendini, kendi ustalığını, kendi çabalarını, kendi  “yapan”ını kaybeden kişi artık bütün esaretin ötesindedir. Özgürdür, gökyüzü kadar özgürdür. Özgürlüğün kendisidir―özgür bile değil çünkü biri özgür olduğunda etken bir kişi vardır. O özgürlüktür. Bu yüzden istersen,” Ben özgürlüğüm,” diyeyim. Ve o zaman sebep de yoktur çünkü sebep olursa özgür değilsindir. Sebebe mecbur, sebebe bağımlısındır. Eğer yapmak zorunda olduğun bir şey varsa, o zaman bağımlısındır. O zaman özgür değilsindir.

Yapılması gereken bir şey olmaması bakımından ben tamamen özgürlüğüm. Ben bir bekleyişim. Olanlar olur ve ben onları kabul ederim. Ve eğer olmazlarsa, o zaman olmayanı kabul ederim. Ve ben beklemeye devam ederim. Bu bekleyiş kişiyi varlığın Tanrısal güçleri için bir vasıta haline getirir. Sen yapan olmadığında senin vasıtanla pek çok şey yapılır, yapan olarak orada olursan senin vasıtanla hiçbir şey yapılmaz. Yapan orada olduğunda sen de varsındır. İmkânsız bir şey yapıyorsundur. Yapan imkânsız olduğu için yapış mümkün olamaz.

Abes bir çaba içindesindir ve sonuç sadece hüsran olacaktır. Sen orada olmadığında her zaman başarılı olursun. Başarısızlık olamaz çünkü hiçbir şey olmayı düşünmemişsindir ve eğer başarısızlık olsa bile bu bir olaydır. Eğer başarı olursa bu da bir olaydır. Ve ikisi de olurken sen aldırmazsın. Senin için fark etmez, ikisi de olur.

Bu yüzden ben, “ben” derken herkes bunun içindedir. Ben bilincim ve ben özgürlüğüm. Bu iki kelimeyi, ’bilinç’ ve ‘özgürlük’ kelimelerini, sadece gizemi sizin için daha anlaşılır bir hale getirmek için kullanıyorum. Öbür taraftan, ikisinin de anlamı aynıdır. Bilinç özgürlüktür, özgürlük de bilinç. Ne kadar az özgürlük varsa o kadar çok madde vardır. Ne kadar çok özgürlük varsa, o kadar çok bilinç vardır.

Bu masanın “maddesel” olduğunu söylediğimizde hareket etmek için özgür olmadığını söylemek istiyoruz. Senin bilinçli bir varlık olduğunu söylediğimizde sen bir dereceye kadar özgürsündür. Ama eğer sen bilincin kendisi haline gelirsen, içeri gidip kaynağı anlarsan…

Ben senin bilinçli varlık değil, bilincin kendisi olduğunu biliyorum. Bilinç sana yapışık bir özellik değil sen bilinçsin. Sen tamamen özgürsün.

Bu yüzden herhangi bir yerden ilerleyebilirsin. Ya daha özgür ol ya da daha bilinçli, diğeri otomatikman gelecektir. Daha bilinçli olmadan daha özgür olamazsın. Daha bilinçli ol ve daha özgür olursun… Başka türlü olamazsın çünkü bilinç özgürlük yaratır. Ve tamamen bilinçli olduğunda, tamamen özgür olursun. O zaman senin var olman için hiçbir neden ve hiçbir amaç yoktur. O zaman her şey bir olaydır ve bir olay bir liladır.

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s